Turk Bayrağı

SON YAZILARIM

KATEGORİLERİM

ARKADAŞLARIM

BAĞLANTILARIM

Glitter Graphics


Esma-ul Husna
Glitter Graphics

-

Glitter Graphics

-

 

 

BÜTÜN  ANNELERİN

ANNELER  GÜNÜ 

KUTLU  OLSUN !...

 

 

.

Artık Hz. İkrime  (r.a. ) için vakit , vuslata erme vaktiydi. Düşman saflarının arasına daldı ve gözlerden kayboluverdi.

Güneş gurub edipte meydanda olup bitenler ortala dökülünce , Hz. İkrime’ de (r.a. ) ağır yaralı olarak bulunacaktı. Vücudunda yetmiş küsur ok , mızrak ve kılıç yarası vardı. Onu bu halde bulanlar , hemen alıp yılların yakın arkadaşı ve Yermük’ ün başkumandanı Hz. Hâlid ‘ in (r.a. ) yanına götüreceklerdi. Onu bu halde gören er meydanlarının bükülmez bileği Hz. Hâlid (r.a. ), büyük bir üzüntü duyacak ve imrenerek baktığı Hz. İkrime’ nin (r.a. ) başını dizine koyarak , hayranlıkla onu uzunu uzun seyredecekti. Çok geçmeden yanlarına Hz. İkrime’ nin (r.a. ) oğlu Amr’ da getirilecekti. Diğer dizine de onun başını koyacak olan Hz. Hâlid’ in (r.a. ) gözünün önünden mazi akıp gider gibiydi. Başlarını sıvazlayıp , yüzlerini şefkatle okşarken , belki de Allah’ ın kudretini tefekküre dalmış , Ebû Cehil’ in babalık yaptığı bir ailenden ardı ardına böylesi kahramanları çıkaran Rabbine hamd ediyor , kendi adına da benzeri dileklerde bulunuyordu. Bu sırada yanına , onu Yemen illerinden alıp huzura getiren hanımı Ümmü Hakîm geldi. Oğlunun şehadetinden sonra kocası da ona veda etmek üzereydi. Kim bilir yüreği kaç parça olmuştu ve bu manzara karşısında gözyaşı dökmeye başladı. Teselli etme sırası şimdi Hz. İkrime’ deydi (r.a. ). Onun bu halini görür görmez , kendini toparlayıp ciddileşti ve ona ;

-   Sakın ağlama , diye tembihte bulundu. Arkasından da ;

-  Zira ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim , dedi. Bu yönüyle o , Hak’ ka yürürken bile İslam’ ın izzetini düşünecek kadar bir keyfiyet insanı olduğunu gösteriyordu.  Çok geçmeden bulunduğu yere amcası ve kayınpederi Hâris İbn Hişam da getirilmişti. O’ da ağır yaralıydı. Ağır yaralıydı ama onun derdi de farklı değildi. Sanki bayram yerine gider gibi bir neşve içindeydi. O’ nun gönlü de hep İslam’ ın izzetiyle doluydu. Gözlerinin içi gülüyordu. Yanında son demlerini yaşadığını gördüğü damadına döndü ve ;

-  Müjde , dedi. Allah ( c.c. ) bize zafer nasip etti.

 Bu Hz. İkrime’nin (r.a. ) beklediği müjdeydi ve bu müjdeyi alan Hz. İkrime’ nin (r.a. ) ayağa kalkmak istediği görüldü. Ayağa kalkmak için yanındakilerden yardım talep ediyordu. Üzerinde huzurda bulunmanın hassasiyeti vardı. Bellik ki Resûlullah ( s.a.v. ) temessül etmişti. Büyük bir ihtiramla ve güçlükle kıpırdattığı dudaklarından şu cümleler döküldü ;

- Yâ Resûlullah ( s.a.v. ) , sana vermiş olduğum sözü yerine getirebildim mi ? Rakîb – i Muhâcir’ in sana verdiği sözü yerine getirdi mi ?

Müthiş bir muhasebeydi bu. Yemen’den geldiği gün Allah Resulu’ ne ( s.a.v. ) verdiği sözü hatırlıyordu. Âlem şahit ki o , bu sözü yerine getirmişti. Yine de boynu bükük duruyordu. Halinde “ Kendimi affettirmiş olarak huzuruna gelebilir miyim ? ” dercesine bir duruş hakimdi. Kendini hala bırakmamış  , olması gerektiği yerde duruyor ve  Yüce Dergah’ a yöneliyordu ; Hz. Yusuf                ( a.s. ) misali :

-  Allah’ ım , canımı müslüman olarak al ve beni de sâlih kullarının arkasına ilhak et , diye dua ettiği duyuldu.

Aynı zamanda bu dünya kelamı adına onun son cümlesiydi. Şehâdet şerbetini içmek üzere olduğu bu demlerde , canı su istemişti ; Rahmet – i Rahman’ la serinlemek üzereyken belli ki dünyadan son nasibinin de bir yudum su olmasını murad ediyordu. Onun bu arzusunu duyan ve aynı talepte bulunupta kendisine bir matara uzatılan amcası ve kayınpederi Hâris İbn Hişam , ağzına götürdüğü matarayı :

-  Bunu ona verin , diyerek yeğeni ve damadı Hz. İkrime’ ye (r.a. ) götürmelerini söyleyecekti. Kendisine uzatılan bu  matarayı tam dudaklarına götürmüştü ki , ilerden bir başkasının da aynı dertten muzdarip olduğunu ifade eden sesi yükseliyordu :

-  Su !...

Gözünün ucuyla sesin geldiği yöne baktı. Sesin sahibi diğer amcası Ayyaş İbn Ebi Rebia idi. Hz. İkrime’nin (r.a. ) susuzluktan çatlayan dudakları da hareket ediyordu. Eğilip ne dediğini anlamak istediklerinde onunda :

-  Bunu ona götürün , dediğini duyacaklardı. Son talebini de yerine getirmiş , uzattığı matarayı Hz. Ayyaş’ a götürmüşlerdi. Ancak artık çok geçti. Zira Hz. Ayyaş , son nefesini vermişti. Matara elde kalakalmıştı.  Bari öncekiler deyip Hz. İkrime  (r.a. ) ve Hz. Haris’ in yanına geldiklerinde onlarında aynı durumda olduklarını göreceklerdi. O gün Hak’ ka yürürken bile fedakarlık adına dünyaya ders veren Yermük’ ün kahramanları çoktan pervaz etmiş , dünya ile ukbânın arasındaki o incecik perdenin öbür tarafına geçmişlerdi. Şehit olduğu gün Hz. İkrime (r.a. ) , 62 yaşındaydı.

Cenab- ı  Allah ; İslam’ ın ve Allah Resûlu’ nun ( s.a.v. ) bir zamanlar azılı düşmanlarına böyle iman nasip etmişti. Allah ( c.c. ) ne büyüktü...

ALINTI

.

Müritlerinden biri  “ Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir ? ”  şeklinde bir soru sorması üzerine, Mevlana: “Namazda iken namazda olmak gerekir” diye cevap vermiştir. Bunun manası şudur: Namaz kılarken, kişinin namazda olduğunu unutmaması, namazın gereklerini yerine getirmesi, fikren, aklen, okuduklarını, yaptıklarını takip etmesi, Allah’ın huzurunda olduğunun idrakinde olması, namaz miracına yakışır bir şekilde, dünyadan sıyrılması, kendini yalnız namazla meşgul etmesi, başka meşgaleleri geride bırakması, “Namazda iken namazda olma”nın birer açılımıdır.
Bu açılımları Gazali’nin de işaret ettiği (İhya, /167-169) birkaç basamakta açıklamaya çalışacağız:
1. Kalbin huzuru :  Kalbin namazda hazır bulunup görev alması demektir. Kalıbını Kâbeye doğru yönelten kulun, kalbini de Hakiki mabud olan Allah’a yöneltmesi bu huzurun temel esprisidir.
Dünyevî meşgalelerden kurtulmuş, miraç yolculuğuna başlamış, kesretten vahdete/yaratıklar meclisinden sıyrılıp Yaratanın huzuruna çıkmış, ilâhî huzurdaki duruşunun idrakine varmış bir kalp, gerçek huzura kavuşur ancak ve namazın huzuruna huzur katmış olur.
Huzuru kazanmak :  Huzuru kazanmak, kalbi namazda hazır etmek için, namazın en önemli bir görev olduğuna inanmakla mümkündür. Çünkü kalp, mutlaka bir şeylerle meşgul olacaktır, tembel ve boş duramaz. Duygu ve düşüncelerimizde hangi konuya öncelik verirsek, gönlümüz de ona önem verir ve onunla meşgul olur. Kalbin namazda devreye girip hazır olması için, ona namazın önemini hatırlatmamız gerekir. Kişinin himmeti neredeyse, kalbin kıymet ölçüsü de oradadır.
2. Zihnin kavraması / anlaması :  Bundan maksat namazdaki söz ve hareketlerin ne anlama geldiğini kavrayıp bilmektir. Bazen kalp okunan lafzın yanında hazır olduğu halde, onun manasıyla ilgilenmemiş olabilir. Oysa daha önce hiç akla gelmeyen güzel incelikler namazda insanın zihnine, kalbine gelebilir ve bunlarla çok güzel bir rotaya girebilir. “Namaz her türlü kötülük ve hayasızlıktan alıkoyar”(Ankebut, 29/45) mealindeki ayette bu gerçeğe de işaret edilmiştir.
Namazdaki söz ve hareketleri anlamanın yolu da her şeyden önce kalbi devreye sokmaktan geçer. İnsan zihni, kalbinin önem verdiği konulara yönelip orada yoğunlaşır.
3. Tazim  göstermek:  Namaz kılan kimsenin, huzurunda bulunduğu yüce Allah’ın sonsuz büyüklüğünü kavraması, ona karşı saygıyla dolması namazı namaz yapan unsurlardan biridir. Zaten namaz ve ibadetin farz kılınmasının en büyük hikmeti, Allah’ın azametini kalplere yerleştirmektir.Tazimin kaynağı iki şeydir :
a. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, - ilim ve kudretiyle - her şeyin yanında hazır ve nazır olan Allah’ı yakından tanımak. Ki bu imanın gereğidir.
b. Her şeyiyle Allah’a muhtaç olan kendi nefsinin fakirliğini, acizliğini, hakirlik ve küçüklüğünü idrak edip bilmek. En küçük bir varlık olarak en büyük bir varlığın huzurunda olduğunu anlamak ve bu saygının bir sonucu olarak da içinde huşu duymaktır.
4. Heybet / Mehabet : Bu kavram, ileri derecede büyük görülüp de saygı duyulan bir varlık karşısında hissedilen ürperti duygusu anlamına gelir.
Mehabetin kaynağı da Allah’ı yakından tanımaktır. “ Kulları içinde Allah’a karşı gereği gibi saygı duyup ürperti hissedenler ancak âlimlerdir.”(Fatır, 35/28) mealindeki ayette belirtildiği üzere, Allah hakkındaki ilim ve bilgi arttıkça, ona karşı duyulan saygı ve mehabet de o nispette artar. Rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir :
“Hz. Peygamber(a.s.m)’le normal sohbet ederdik. Namaz vakti gelince sanki ne biz onu tanımışız, ne de o bizi tanımış.”(Gazali, İhya, I/160). Bu tavır, Allah’a karşı duyulan saygının olduğu kadar, görev sorumluluğundan kaynaklanan bir kaygının da ifadesidir.
5. Reca / Ümit : Öyle sultanlar var ki, insanlar onları büyüklükleri karşısında korkup ürperir fakat onlardan iyilik namına bir şey ümit etmez. Namaz kılan kimse ise, sultanlar sultanı olan Yüce Allah’ın huzurunda; bir yandan büyüklük ve azameti karşısında ürperti duyup iki büklüm olurken, diğer taraftan iman ettiği sonsuz rahmetini ve kılmakta olduğu namazın büyük bir mükâfatını ümit etmektedir.
6. Haya  duygusu : Bu duygu yukarıda arz edilen unsurların bir süspansiyonu hükmündedir. Mehabetinden ürperdiği, rahmetini ümit ettiği Rabbinin huzurunda olduğunu düşünen bir kulun içinden şimşekler gibi çakan, kalbinin derinliklerinden kopup gelen nefsinin kusur saçan sinyalleri onun bütün benliğini sarar da benzi sararmaya başlar. Her yönden kusur ve ayıplarla kirlenmiş bir kimlikle, her yönden mükemmel, kusurlardan uzak kutsal bir varlığın karşısında olduğunu, şanına layık bir tarzda kulluğunu sunamayacağının endişesini taşıyan ve bunu idrak eden kimsenin öz benliğini utanç ve hayanın kaplaması kadar tabii bir şey olamaz.

                                                              Niyazi Beki (Yrd.Doç.Dr.)

.

Mal Senin..Mülk Senin..Buyuran Sensin,
Hükmünü, apaçık duyuran Sensin,
Yaratan.. Yaşatan.. Doyuran Sensin,
Yine de kulların, şeytana tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Kur'ân'a cür'et var, göz göre göre,
Ayaklar altında, örf, âdet, töre,
''İslam'' türetmişiz, herkese göre;
Olmuşuz... Para, pul, putlara tâbî;
Ne kadar da sabırlısın Yâ Rabbî...


Cezâ ve mükâfat, Kur'ân'da çok net,
Kimsede ne korku.. Ne de bir gayret.
Sanki.. Bize değil, Cehennem Cennet;
Olmuşuz.. Fal, büyü, cinlere tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...


Dünyayı boğarken, zulmün tekeli,
Terâziyi tutan, eller lekeli.
Çatıları basmış, cehâlet seli;
Olmuşuz.. Bir kara vicdâna tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

O ''Kâlû Belâ'' yı unuttuk çoktan,
İşret soframızda, kuş sütü noksan.
Kimin umûrunda; ''Mâide doksan'';
Olmuşuz.. ''Hayyamcı'' fırkaya tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Fakirdik.. Ve lâkin, haddi bilirdik,
Secdede hamd ile, vecde gelirdik.
Üç kuruş gördükçe, sanki delirdik;
Kıldık.. Her güzeli, çirkine tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Delik deşik olmuş, âhlak yasası,
Sülüklerle dolmuş, devrân kasası.
Mahşermiş... Mîzanmış... Kimin tasası;

Artık.. Rüşvet bile, rüşvete tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Yüz yüze ikrâmda, sahte bir yarış,
Dostun arkasından, diller bir karış.
Lâfta kalmış... Sevgi, saygı ve barış;
Olmuşuz.. Selâmsız bir nesle tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Bir yanda milyonlar, aç, sefil bekler,
Bir deri bir kemik, üryân bebekler,
Bir yanda el bebek, kaniş köpekler;
Olmuşuz.. Bencil bir nesle tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Denizler kokuşmuş, dağlar yanmada,
Bacalar, göklere zehir sunmada,
Dünya can çekişir; son savunmada;
Nîmete nâmertçe, açmışız harbi,
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...


Herşeyi uydurduk, hâşâ Kitaba,
Haram ve helâli, koyduk bir kaba;
Çorbamıza bile, karıştı ribâ,
Sana ve Resûl'e, açmışız harbi,
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...

Alışmış dilimiz, fitne tadına,
İslâm zulmedermiş, güyâ kadına.
Yalan söylüyoruz, Kur'ân adına;
Yüce Kelâmına, açmışız harbi
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî....


Nasıl da bastırmış.. Küfrân sisleri,
Kaybolmuş.. Nebî'nin, nûrlu izleri.
Bunca belâ.. Uyarmıyor bizleri;
Olmuşuz.. Kör, sağır bir nesle tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. Yâ Rabbî...


Anlatmaya, dilde lisan yetmiyor,
Utancından, durdu kalem gitmiyor,
Ne yapsak da, bizde kusur bitmiyor;
Olmuşuz.. Bir kere isyâna tâbî;
Kurtar bizi.. Kurtar bizi.. Yâ Rabbî...

CENGİZ NUMANOĞLU

.

İMANLA ÖLMEK İÇİN

İmanla ölmek için, doğru iman sahibi olmaya, salih ameller yapıp, salih arkadaşlar edinmeye çalışmak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki :


(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]

(Kulun Kıyamet günü ilk hesaba çekileceği ameli namazdır. Eğer o düzgün çıkarsa, diğer amelleri de düzgün olur. Eğer o bozuk çıkarsa diğer amelleri de bozuk olur.) [Taberani]

(“Sübhanallah” demek mizanın sevap kefesinin yarısını doldurur. “Elhamdülillah” demek ise tamamını doldurur. Tekbir getirmek gökle yer arasını doldurur.) [Tirmizi]

(Mizanda en ağır gelen şu beş kelimedir: "Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber" ve kendinden evvel ölen salih evlat sebebi ile beklediği ecirdir.) [Nesai]

(Yemin ederim ki, yer ve gök arasındakiler getirilse, mizanın bir kefesine konulsa."Lâ ilâhe illallah" ise diğer kefeye konulsa, muhakkak onlara ağır basar.) [Taberani]

(80 yaşına gelen Müslüman, mizana getirilmez, sorguya çekilmez ve kendisine hadi Cennete gir denir) [Ebu Nuaym]

(Cebrail aleyhisselam, haber getirdi ki: "Dilediğin kadar yaşa elbette öleceksin. İstediğini sev nihayet ondan ayrılacaksın. İstediğini yap nihayet onun hesabını vereceksin.") [Taberani]

(Herkes bir an bile birisi ile arkadaşlık etse, arkadaşlığının hesabını verecektir.) [İbni Cerir]

.

« ÖNCEKİ :: SONRAKİ »